Geleceğin Tıbbı: İnsan Artık Mikrobiyomu İle Birlikte Değerlendirilecek

İnsana bir bütün olarak baktığımızda, insan hücrelerinin mikrobiyomuyla birlikte bir ekosistem olduğu görülüyor. Mikrobiyom, bağırsaklarımız, derimiz, organlarımız ve hatta kanımızda bulunan mikrobiyal dünyaya ait bir topluluk.  Her insanın benzersiz bir mikrobiyomu var ve insan hücreleri dünya mikrobiyal sisteminde küçük bir parça. İnsan, yaklaşık 10 trilyon hücrenin bir araya gelmiş hali. Sadece bağırsaklarımızda bulunan mikropların hücre sayısı ise 100 trilyon! Tüm bedenimizde  insan hücrelerinden çok daha fazla sayıda bakteriyel, viral ve mantarsı hücreler bulunuyor.  Mikrobiyomumuz, bizden 150 kat daha fazla gen ifadesi içeriyor ve böylelikle bedenimizdeki fonksiyonları kontrol edebiliyor. Ürettikleri sinyaller ile hastalıkları, davranışlarımızı ve hatta karakterimizi etkiliyorlar. Tüm bu bilgiler İnsan Genom Projesi’nin ardından İnsan Mikrobiyom Projesi ile gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. 

 

Bilim neden bağırsak mikrobiyomuna yöneliyor?

Bizler mikrobiyal sistemin küçük bir parçası olsak da onlara barınmaları için ev sahipliği yapıyoruz. Gerekli besinleri sunarak hayatta kalmalarını sağlıyoruz. Onlar ise sürekli bizim için çalışıyorlar. Bağırsaklarımız ise yaklaşık 400 metrekare gibi bir geniş yüzey alanı ve yediğimiz besinler sayesinde mikrobiyal üreme için en uygun ortam. Bu yüzden mikrobiyotamızın en büyük bölümü burada yaşıyor. Araştırmalar da mikrobiyomun etkileşimlerini anlamak adına  bağırsaklarımıza yoğunlaşıyor.

Normal doğum hayata belki 1000 adım önde başlamamızı sağlıyor

Mikroplarla tanışma yollarımız ise oldukça önemli. İnsanlar, anne karnında steril bir sindirim sistemine sahip. Doğumda, mikroorganizmalar ile ilk kez karşılaşıyoruz. Doğum kanalından gelen mikrobiyal içerik ilk aşımız oluyor. Deyim yerindeyse normal doğum sırasında ağzımız, burnumuz, sindirim kanalımız, derimiz annemizin doğum kanalındaki bakteriler ile sıvanıyor. Normal doğum yerine sezaryen ile doğan bebeklerde ise durum maalesef farklı. Nesilleri etkileyebilecek bir genetik materyal aktarım yolu olan normal doğumda bebek ilk olarak faydalı bakterilerin bulunduğu mikrobiyomla tanışırken, sezaryen ile doğan bebeklerde hastane ortamındaki mikroplar söz konusu oluyor. Elbette zorunlu durumlarda sezaryen ile doğum gerçekleşebilir. Sezaryenin bu negatif etkisini en aza indirmek için geliştirilen çözüm ise annenin doğum kanalından alınan sürüntü ile bebeğin temas ettirilerek tanıştırılması. Mikrobiyomun önemini bilen hekimler bu yöntemi kullanıyor. Buradaki önemli bir detay ise, mikroplarla ilk tanışmamız ister normal yolla, ister sezeryan ile doğup sürüntü yoluyla aktarılsın, her zaman annenin doğum kanalı mikrobiyal sağlığının göz önünde bulundurulması gerektiği. Hastalık yapıcı mikropların bulunmaması önemli. Doğum kanalının mikrobiyal sağlığı belki de gebelikten de önce kontrol ettirilmesi gereken bir konu.

Prematüre ve sezaryenle doğanlarda benzer negatif etki

Doğa öyle bir müzice ki, bebeğin ilk aşısı için annenin doğum kanalı mikrobiyomu gebeliğin 8. ayından itibaren hormonların da etkisiyle değişmeye başlıyor. Bebeğin doğum kanalındaki yolculuğu sırasında faydalı mikrobiyomu anneden alarak dünyaya gelebilmesi için mükemmel bir kombinasyon oluşuyor. Prematüre bebekler ise normal doğumla doğsalar bile gebeliğin son döneminde oluşan faydalı mikrobiyomu tam olarak alamıyorlar. Prematüre bebeklerin yaşadığı sağlık sorunlarının bu durumdan kaynaklandığı düşünülüyor. Annenin mikrobiyomu aynı zamanda gebelik sırasında yaşanabilecek sağlık sorunlarına da etki ediyor. Annenin mikrobiyomu ne kadar sağlıklı ise o kadar az sağlık sorunu yaşanıyor. Bilim geliştikçe, yetişkin hastalığının gelişimsel başlangıcı anahtar nokta olacağından gebelik öncesinden ve doğuma kadar maruz kalınan faktörlere daha çok önem verilecek gibi görünüyor.

Anne sütündeki karbonhidratlar bebekten daha çok mikrobiyomu beslemek için

Ardından annenin ilk sütü olan kolostrum alımı ile bebeğin bağırsak geçirgenliği kontrol altına alınıp yabancı maddelerin kana karışması engelleniyor. Anne sütündeki iyi huylu bifidobakterler ve onları besleyen besinler bebeğin bağırsağına aktarılıyor. Bebek tarafından tam olarak sindirilemeyen laktoz ve oligosakkarit adlı karbonhidratlar bebeğin aslında kendisinden çok mikrobiyomunu besliyor. Anne sütü insan DNA’sının sadece bir kısmını beslerken, mikrobiyal DNA’nın tamamını besliyor diyebiliriz. En mükemmeli de anne sütünün bebeğin değişen ihtiyaçlarına özgü değişim gösteriyor olması.

Biberonla zaten anne sütü veriyorum demeyin

Emzirme sırasında ise bebek, sadece anne sütten değil, annenin cildindeki faydalı mikropları da alarak bağışıklık koruyuculuğu sağlıyor. Eğer bir bebek biberonla beslenirse aldığı mikropların tipi ve yoğunluğu değişiyor. Bu durum bağışıklık ve bağırsak fonksiyonlarını olumsuz etkiliyor. Ayrıca, emzirme sırasında anne ile bebeğin teması sayesinde hem anne bebek ilişkisinin sağlıklı olduğu hem de anne sütünün verimliliğinin arttığı biliniyor.

Mikrobiyomunuzun temelleri sağlam atılsa da korumak önemli

6. aydan itibaren ek besinlere geçiş ve çevreyle olan etkileşimler mikrobiyotamızı şekillendirmeye devam ediyor. Bağırsak mikrobiyomunun temel içeriği ilk 6 ay – 2 yaş içinde belirleniyor. Bağırsaktaki mikrobiyal çeşitliliğin fazla olması sağlık göstergesi olarak kabul ediliyor. Sadece bizlerin değil daha biz doğmadan önce evebeynlerimizin maruz kaldığı enfeksiyonlar, antibiyotikler, ilaçlar ve toksik etkisi olan çevresel etmenler çeşitliliğin azalmasına ve bu sayede hastalık yapıcı bakterilerin çoğalmasına neden oluyor. Bu durum daha çok şehir hayatı, stres ve fast food beslenmenin artışı ile yetersiz ve dengesiz beslenme alışkanlıkları ve ilaçlar dahil toksik maddelere maruz kalma durumunun süregelmesiyle oluşuyor. Ne yazık ki dünyadaki yanlış politikalar yüzünden kaybettiğimiz mikrobiyal ekosistemi ve onların ürettiği molekül çeşitliğini şimdi yeniden kazanmak için uğraş vermekteyiz. Kaybolan mikrobiyota türlerini ilkel yaşayan ırklarda arıyor ve yerine koymaya çalışıyoruz. Çünkü, bağırsak mikrobiyomumuz sağlığımızın gidişatını kontrol edebileceğimiz en önemli bölge.

Tüm Hastalıkların Başlangıç Yeri Bağırsaklar

Daha önce de değindiğim gibi, doğum öncesi ve yaşamın ilk yıllarına kadar dayanan süreçte mikrobiyomun temellerini atıyor, hayatımızın geri kalan kısmında ise mikrobiyal çeşitliliğimizi ne onu kadar koruyabileceğimizi belirleyebiliyoruz. Bu durumda sağlığımızın %90’ının çevresel, sosyal ve davranışsal faktörler tarafından belirlendiğini ve bu faktörlerin dönüp dolaşıp yine bağırsak sağlığı ile ilgili olduğu gerçeği ile yüz yüzeyiz. Hipokratın milattan önce 450 yılında dediği gibi tüm hastalıklar bağırsakta başlıyor. Obezite, tip 1 diyabet, tip 2 diyabet, kalp damar hastalıkları, metabolik sendrom, astım ve alerjiler, inflamatuar bağırsak hastalıkları, irritable bağırsak sendromu, romatoid artirid, Parkinson’s hastalığı, multiple sklerozis (MS), depresyon, otizm, kanser, osteoporozis, malnutrisyon, kistik fibrozis, bazı ishal türleri,  atopik dermatitler, akut anoreksiya ve bağımlılık gibi pek çok hastalığın bağırsak mikrobiyomundaki değişimler sonucunda ortaya çıkabileceğini gösteren bilimsel yayınlar mevcut. Bu bilgiler ışığında mikrobiyomun dengesizliğinden kaynaklandığı düşünülen obezite dahil pek çok kronik hastalık ve pek çok otoimmun hastalığın çaresi dışkı nakli çalışmalarında aranıyor. Önümüzdeki günlerde daha sık duyacağımız dışkı nakli yöntemiyle ilgili yazıma dilerseniz buraya tıklayarak  ulaşabilirsiniz.